Kar, bir sevdadır, bir tutkudur, bir özlemdir ve bir gurbettir. Başımızı okşar, beyaz ipekten ayaklarımızın altına halılar serer. Gökyüzünden üstümüze kar değil, kökü derinlerde, dalları ise uçsuz bucaksızmış gibi duran gökyüzünden sevda, sevgi ve aşk yağar. Bu bitmek bilmeyen sevdadan ve aşktan bîhâl olmuş adamlara dönüşürüz. Bizi sevgiliye, sevgililer sevgisine, izini sürerek ulaşmamıza imkân sağlar. Yeryüzünden gökyüzünün ve uzayın sonsuzluğuna doğru uzanan beyaz ipler, hangisine tutunursanız sizi sevdiğinize götürür, vuslata erdirir. Kar, çocuklukken hayatımıza başka, yetişkinlikte ise çok daha başka bir renk katar; gittikçe bir tutkuya ve bir özleme dönüşür. Bazen üstümüze dayanılmaz bir yalnızlık olarak yağar, kar, gurbeti iliklerimize kadar hissedebileceğimiz bir kor ateş olur yüreklerimizde, üşütmez, ama yakar. Kar, yakıcı bir hasrettir. Kar, soğuk, acı ve buruktur; bir an önce kendisinden kurtulmak istediğimiz, ama aynı zamanda elimizden kayıp gitmesinden de korktuğumuz ve endişe duyduğumuz bir ironidir.
Kar, yüreğime gömdüğüm ve orada yitirdiğim bir yetim çocuktur. İliklerine kadar üşümüş, elleri ve ayakları soğuktan donmak üzere olan Kibritçi Kız’dır, kar. Zeyniler Köyü Okul’unda okuyan, kardan adama dönüşen ve kendisine bir sığınak arayan Munise’dir. Masallarımın ve hayallerimin en büyük itici gücü ve ilham kaynağı. Kardan adamlar ve evler yaptığımız yitik ülkenin çocuklarının oyuncağı ve tutunduğu bir dal, sevdiğimizden aldığımız, kitabımızın veya defterimizin arasına koyduğumuz bir kuru gül yaprağıdır. Cennetten esen ılık bir yel, soğuk olduğu kadar sıcak bir eldir kar.
Sadece radyonun ve tek kanallı siyah-beyaz ekranlı Televizyonun bulunduğu, bir-bir buçuk metre karın yağdığı ve yaklaşık sekiz ay hiç kalkmadığı çocukluğumda dakikalar boyunca karın yağmasını izler, dağların doruklarında ve ağaçların dallarında hayallere dalardım. Bazen ellerimi balkondan ya da pencereden karın altına tutarak ona dokunmak ve yakalamak ister, nedenini tam olarak bilmediğim halde ne kadar çok kar yağarsa, o kadar çok mutlu olurdum. Bu kış ve kıyamette yabani hayvanların nasıl yiyecek bulabildiklerini, bir yandan avcıların verdiği can korkusu, bir yandan da yiyecek bulma telaşı ve üşüme sorunlarını düşünür, onlara acırdım. Kar üzerine resim yapmak, isim yazmak, çeşitli geometrik şekiller çizmek ruhumu rahatlatır, ufkumu genişletirdi. Her yanı ormanlarla kaplı ahşap evimizin saçaklarından damlayan suyun buza dönüşmesi ve çağlayanların donmasıyla oluşan bir hayalet şehir veya görkemli bir saray görünümü veren buz kristalleri yüreğimi büyüler, ruhumun derinlerinde zikzaklar çizerek büyük bir duygu patlaması yaşatır, bende bir anda farklı zaman ve mekânsal boyutlara yolculuk yaptığım hissini uyandırırdı.
Akşamları, dışarıda lapa lapa kar yağarken sıcak sobanın başında, gaz lambasının altında oturmak büyülü ve perili bir köşkte oturmaktan pek farklı değildi. Ne dense bu duygu ve düşüncelerimi kardeşlerimle paylaşmaz, yüreğimde ve zihnimde kurduğum hayal dünyasında özgürce dolaşır, o dünyanın kapılarını kimseye açmazdım, açamazdım. Çünkü tıpkı güzel bir rüyadan uyanmak istemediğimiz ve bundan korktuğumuz gibi hayallerden kurduğum bu fantastik dünyanın bir anda yıkılıp gitmesinden, büyünün bozulmasından ve bu dünyanın avuçlarımın içinden kayıp gitmesinden korkardım.
Şimdi düşünüyorum da o zamanlar Internet ve çok kanallı televizyonlar, sanal âlemler olsaydı, belki de, o doyumsuz güzelliklerin hiç birisini bihakkın yaşayamayacaktım. İnsanların sorumsuzca kirlettiği ve tükettiği bu mümbit topraklara artık kar yağmaz oldu. Bolluğun, bereketin, güzelliğin, estetiğin, büyü ve tılsımın kaynağı, çocukların oyuncağı, dostu, can yoldaşı, masalların ve düşler dünyasının bu onur konuğu artık uğramaz oldu evlerimize, hayallerimize ve yüreklerimize. Artık uzun kış gecelerinde nenemiz bize mısır patlatmıyor, dedemiz masal anlatmıyor, anlatamıyor. Ne oldu masallarımıza, nenemize ve dedemize` Sevgi dolu, canlı, paylaşmanın, erdemin, empatinin olduğu sahici ortamlara, köklerimizin, tarihimizin felsefemizin, sanat ve edebiyatımızın, mimarimizin, hasılı bizi “biz” yapan geçmiş kültür mirasımızın anlatıldığı ve aktarıldığı, çocuklarımızın o mirasla büyüdüğü ve kişilik sahibi olduğu o günlere ne oldu` Karın bu topraklara veda etmesiyle birlikte, belli ki, onlar da göç etti başka diyarlara.
Ey modern dünya ve onun insancıkları! Bilim ve teknolojinin sıkıcı, yıkıcı ve yakıcı etkilerini çekin üstümüzden. Bana karımı/kışımı, masallarımı, beyaz kelebeğimi, nazlı gelinimi, saflığımı, çocukluğumu ve içimdeki çocuğu geri verin. Çok uluslu şirketler, kimyasal atıklar, biyolojik ve kimyasal silahlar sizin olsun. Bana beni, kendimi, kendi olmamı, köklerimi, dallarımı, kardan oluşan dünyamı geri verin. Kömür, mazot, karbondioksit kokan caddeler ve sokaklar sizin olsun. Pencereme konan kuşları, karlı daarda uluyan aç kurtları, tilkileri, ceylanları, porsukları ve tavşanları bana geri verin. Bacalarından ölüm kusan fabrikalar, nükleer silahlar, daha çok üret daha çok tüket/ler sizin olsun. Bana yüreğimi, masmavi gökyüzünü, oynaşan ve bize göz kırpan yıldızları, pırıl pırıl geceleri, şırıl şırıl akan dereleri, buzdan heykelleri, doğamı ve doğallığımı geri verin. Gerisi sizin olsun. Bana fırtınaları, tipileri, uğuldayan rüzgârları, donan saçakları, gece ayazında bir hayalet gibi duran dağları ve kayaları geri verin. Tarih boyunca ressamlara, şairlere, edebiyatçılara ve daha pek çok sanatçıya ilham kaynağı olmuş, onların yüreklerini ve zihnini beslemiş bu eşsiz güzelliği bana ve milletime geri verin. Kıraç topraklar, kurumuş göller, karsız mevsimler, mekanik ve sanal dünyalar sizin olsun. Bana saflığımı, masumiyetimi, bakmaya doyamadığım ve yad ellerden gözüm gibi sakındığım Anadolu’mu geri verin. Bana dedemi, masallarımı, nenemi, patlamış mısırlarımı, onurlu ve yürekli masal kahramanlarımı ve masum hayallerimi geri verin.
Üye olarak yorum yapın
Yorumlarınız öne çıksın, bildirim alın