9 Ekim 1923 bir sabah ansızın gelmedi. Altı yüz yıllık bir imparatorluğun çözülüşü, iki meşrutiyet denemesi, art arda kaybedilen savaşlar ve Samsun'da başlayan Millî Mücadele... Cumhuriyet'e uzanan yol baştan sona sancılı bir yoldur.
Bu yolun ne kadar önceden düşünüldüğünü bir hatıra iyi anlatır. Erzurum Kongresi günlerinde, 7-8 Temmuz 1919 gecesi Mustafa Kemal, Mazhar Müfit Kansu'ya not aldırır: Zaferden sonra cumhuriyet ilan edilecek, hanedan meselesi vakti gelince çözülecek, fes kalkıp şapka gelecek, Latin alfabesi kabul edilecek. Mazhar Müfit Bey'in heyecandan elinden kalem düşer: "Yeter Paşam, çok hayal kuruyorsunuz."
Cumhuriyet, siyasi tarihimizin en büyük kırılma noktasıdır; saltanatın yerini millet iradesi almıştır. Ama bu kırılma boşlukta doğmadı. Sened-i İttifak, Tanzimat ve Islahat fermanları, Kanun-ı Esasi ile Birinci ve İkinci Meşrutiyet padişahın yetkilerini adım adım sınırladı. Ancak bu adımların hiçbirinin arkasında bir halk hareketi yoktu ve Osmanlı'nın kendi yapısı içinde cumhuriyet düşüncesine yer yoktu. Mustafa Kemal bu yarım kalmış birikimi tamamlayan lider oldu.
Mondros ve Sevr ile Türk milletine biçilen rol kabul edilmedi. Millî Mücadele boyunca bağımsızlık ile millet iradesi hep birlikte anıldı. Amasya Genelgesi milletin istiklalini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını söyledi. Erzurum Kongresi millet iradesini hâkim kılmayı esas aldı. Sivas'ta çıkarılan gazetenin adı İrade-i Milliye, Ankara'da çıkanınki Hâkimiyet-i Milliye oldu. 23 Nisan 1920'de açılan TBMM, "Meclis'in üstünde hiçbir güç yoktur" ilkesini benimsedi ve 1921 Anayasası'nı yaptı.
Mudanya Ateşkesi'nden sonra İtilaf Devletleri Lozan'a hem Ankara'yı hem İstanbul'u davet edince, çift başlılığı önlemek için 1 Kasım 1922'de saltanat kaldırıldı. Ancak hilafet yerinde kaldığı için devlet başkanlığı makamı boşta kaldı ve bazı çevreler halifeyi bu makamın doğal sahibi olarak görmeye başladı. Aslında Cumhuriyet o gün fiilen kurulmuştu; doğmuş ama henüz adı konmamış bir çocuk gibiydi.
Ekim 1923'ün son günlerinde yaşanan hükümet bunalımı bu adın konmasını hızlandırdı. Kabine kurulamayınca Mustafa Kemal meclis hükümeti sisteminden vazgeçilmesini önerdi; bu, cumhuriyetin ilanı demekti. Çankaya'da İsmet Paşa ile birlikte gece geç saatlere kadar süren hazırlığın ardından anayasa değiştirildi. 29 Ekim 1923 akşamı saat 20.30'da 158 milletvekilinin oyuyla Cumhuriyet ilan edildi ve Mustafa Kemal ilk cumhurbaşkanı seçildi. Böylece rejimin adı konuldu, devlet başkanlığı sorunu çözüldü.
Halkın tepkisine gelince, toplumsal bir muhalefetten söz etmek zordur. Halk o gün cumhuriyetin ne olduğunu pek bilmiyordu; asayişe ve yeni düzenin refah getirip getirmeyeceğine bakıyordu. Şunu da unutmamak gerekir: Osmanlı ile Cumhuriyet farklı milletlerin devletleri değildir. Kurucu kadro ve düşünce geleneği aynıdır; değişen rejimdir. Türkiye'deki cumhuriyeti bölgedeki pek çok örnekten ayıran da budur. Köklü bir devlet geleneği, anayasal ve parlamenter tecrübe ve aklı, bilimi rehber edinen bir hedef bu cumhuriyetin temelini oluşturur. Kuşkusuz cumhuriyet ile demokrasi aynı şey değildir; ama bu temel, ikisinin birlikte gelişebilmesine zemin hazırlamıştır.
Cumhuriyet'in ilanı kadar, bayramının nasıl kutlandığı da çok şey anlatır. 29 Ekim 1925'te resmî bayram olarak kabul edildi. Devlet bu bayramı ulus devlet inşasının en görünür aracı olarak gördü. Resmî geçitler, resepsiyonlar, kadın ve erkeğin bir arada bulunduğu balolar, fener alayları ve kurdelelerle süslenen sokaklar modern bir toplum tasavvurunu halka gösteriyordu. Mustafa Kemal'in bu törenlere bizzat katılması da devletle milleti yakınlaştırma amacı taşıyordu; Osmanlı padişahları böyle törenlere katılmazdı. Yeni okulların, yolların ve hastanelerin açılışları bayram günlerine denk getirildi. 1933'te 10. yıl için bestelenen Onuncu Yıl Marşı, hep bir ağızdan söylenerek ortak bir aidiyet duygusunun simgesi oldu.
Kutlamalar 1980'e kadar büyük ölçüde bu çizgide sürdü ve halk bayramın içindeydi. 1980 sonrasında törenler okul ve resmî kurumlarla sınırlı, daha protokole dayalı bir biçim aldı.
1990'lardan itibaren Cumhuriyet Bayramı, Türkiye'deki daha geniş bir toplumsal dönüşümün de aynası oldu. Sosyolojik açıdan bakıldığında bayramlar, bir toplumun kendini nasıl tanımladığını gösteren ortak hafıza alanlarıdır. Bu dönemde farklı toplumsal kesimler ulusal kimliğe ve tarihe farklı anlamlar yüklemeye başladı. Laik-modernleşmeci bir kimlik anlayışı ile Osmanlı mirasına ve dinî değerlere daha fazla vurgu yapan muhafazakâr bir anlayış, kamusal alanda görünürlük için birbiriyle yarıştı. Kimi çevrelerin 29 Mayıs gibi farklı tarihsel yıl dönümlerini öne çıkarması, Cumhuriyet mitinglerinin geniş kitleleri bir araya getirmesi ve 2000'li yıllarda yaygınlaşan "Yeni Türkiye" ile "eski Türkiye" tartışmaları, bu iki anlatının karşılaşmasının farklı yüzleridir. Kutlamaların biçimi de doğal olarak bu karşılaşmadan etkilendi. Bu süreci tek bir siyasi aktörle açıklamak yerine, toplumun kimlik, hafıza ve modernleşme sorularına verdiği farklı cevaplar üzerinden okumak daha doğru olacaktır.
Sözü başladığımız yere bağlayayım. Cumhuriyet ilan edilip şapka ve harf devrimleri de gerçekleştikten sonra, Mustafa Kemal bir sohbette Mazhar Müfit Bey'e sorar: "Kaçıncı maddede kaldık?" O gece "hayal" diye kapatılan defterdeki maddeler birer birer hayata geçmiştir.
Türk milletinin tabiatına ve karakterine en uygun idare cumhuriyet idaresidir. Cumhuriyet'in kuruluşunda emeği geçen başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bütün silah arkadaşlarını saygı ve minnetle anıyorum. Atatürk'ün dediği gibi: "Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır." Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesidir.
Emin Günaydın | Tarihçi-Sosyolog
28 Ekim 2026, Bafrahaber.com

Üye olarak yorum yapın
Yorumlarınız öne çıksın, bildirim alın