O sırada annemin yanına bir teyze geldi. Annem’le birbirlerine sarıdılar ve teyze beni sevdi. Sonra koşan çocukların arasından oğlunu çağırdı. Kumral saçlı, mavi gözlü, cin gibi bir çocuk kan ter içinde yanımıza geldi. Annesi ikimizin ellerinden tutarak ‘’Bakın siz hısımsınız, akrabasınız. Sizin dedeleriniz bile çok iyi arkadaş’tı. Birbirinize sahip çıkın, sakın kavga etmeyin. Hadi bakim, şimdi gidin oynayın. Koşmayın sakın, bak sonra su ter içinde kalıyorsunuz,hasta olacaksınız’dedi.
İşte o çocuk tam 36 yıl arkadaşım, dostum, kardeşim oldu. Hiç kavga etmedik, hiç küsmedik bibirimizi kıracak söz bile söylemedik. Hatta İlkokul yıllarında onunla geçinemeyen ve onu sokak köşelerinde kıstırıp dövmek isteyen arkadaşlarımız, hep karşılarında beni buldu. Onunla koca bir beş yıl geçirdik. Çok zeki ve çok akıllı, bir o kadar da çok azgın bir çocuktu. Hem hırslıydı, hem azimliydi. Hani derler ya “Taş atar altında durur” öyle de bir çocuktu.
Gerçi ben de azgınlıkta ondan aşağı değildim. Nursevin öğretmen ikimizden az çekmedi. Sonra o ilkokulu bitirince Samsun Koleji’ni kazandı ve ilkokul’dan sonra Samsun’a gitti. 6 yıl boyunca bazen ay da bir kere, bazen iki ay da bir kere Bafra’ya geldiğinde görüşürdük. Bafra’ya hafta sonlarında geldiğinde hep bizim mahalle’ye yanıma gelir, beraber top oynardık. Bazen de onu ava götürürdüm. Akşam eve gittiğinde babası ‘’Neredesin sen, sabahtan beri yoksun ortalarda, aramadığımız yer kalmadı’’ diyerek kızdığında da ‘’Faruk’lara gittim’’ deyince hemen susarmış ve o an kızgınlığı hemen geçermiş.
Son yıllarda tatil için yazları hep Bodrum’a gelirdi ve ablasının evi varken onda kalmaz, gelir bende kalırdı.
Son geldiğinde sanırım 2007 yılının ilkbaharıydı, 15 güne yakın bende kaldı. Durgundu, sessizdi, üniversite yıllarında başlayan rahatsızlığından dolayı düzenli ilaçlarını kullanıyor ve devamlı kitap okuyordu, devamlı düşünüyordu.
Soruyordum ona ‘’Ne düşünüyorsun oğlum, dokuz karı, on sekiz çocukla bir mağarada mı kaldın’’ diyerek takılıyordum. Tebessüm ediyor ve Bafra’da bazı kurumlara iş yaptığını, alacağının olduğunu ve vermediklerini yan çizdiklerini söylüyor onlara kızıyordu.
Bu ülkenin geleceğinden endişe ettiğinden bahsediyordu. Devleti soyanlara, yetim hakkı yiyenlere, Bafra’ya hizmet etmek vaadi İle seçilip gelenlerin, keselerini doldurmaktan ve yandaşlarına menfaat sağlamaktan başka bir şey yapmadıklarını,yapılanlarında günü kurtarma hizmeti olduğunu, dostlar iş başında görsün çalışması olduğunu anlatıyordu.
Bana, “Faruk, Bafra’nın sana çok ihtiyacı var. Bafra’ya dön, ne işin var Bodrum’da. Sen Bafra’da çok sevilen, itibarı, çevresi olan bir kişisin, Bafra’nın sevilen sayılan köklü bir sülalesinin çocuğusun. Bırak şu Bodrum’u artık, gel Bafra’ya, gir şu siyasete. Senin tırnağın dahi olamayacak, yarı kapasitende bile olmayan kişiler siyasetle uğraşıyorlar. Herkes siyasetten parayı bulmanın peşinde. Eğer paran yoksa seçimler için, gerekli parayı söz ben vereceğim ve karşılığında da hiçbir şey istemeyeceğim. İstesem de zaten yapmazsın. Tanımadığın kişi yok. İstanbul’da Ankara’da Bodrum’da sanat, spor, basın, iş adamları camiasından bir sürü dostların, arkadaşların var, hepsi de seni ve Fatih’i çok seviyor.Bafra’yı layık olduğu yere çalmadan çırpmadan, yemeden, kimseye peşkeş çekmeden, eyvallah etmeden tek sen getirebilirsin.” diyor, beni Bafra’nın kurtarıcısı olabilecek tek kişi olarak görüyordu. Ben de ona ‘’Dostum bu dediklerini yapmazsam beni orada bir dakika bile tutmazlar, hem sabret erken öten horozun başını keserler, bırak heveslileri heveslerini alsınlar. Zamanı gelince nasipse zaten olur, sen takma kafanı şimdi bunlara ilaçlarını al, keyfine bak, sonra bakarız o işlere ’’ diyor, onun kafasındaki Ahmet Faruk Urfalı imajını ona olumsuz cevap vererek yıkmak istemiyordum. Ama benimle konuşmaktan,tartışmaktan ve fikirlerimi öğrenmekten müthiş keyif alıyor, sanki o an için o bunalımdan çıkıyordu.
Beni çok seviyordu, ben askere gittiğimde o Ankara’da Üniversitesi’nde Tıp Fakültesi öğrencisiydi. Askerde çarşıda harçlıksız kaldığım bir gün onu aradım ’’Dostum üstünde fazla para varsa, bana para çıkart’’ dedim. Yarım saat içinde Banka hesabıma para çıkarttı. O paranın bir kısmını 15 gün sonra banka hesabına yatırdım çok kızdı. Benden geri kalanı da ne aldı, ne istedi, ne de sağda solda laf etti. Düşünebiliyor musunuz üniversite öğrencisi askerdeki arkadaşına harçlığından kesip para çıkartıyor… O çocuk öyle de asil bir çocuktu. Bu satırları bile yazmamı ona borçluyum.
Editörümüz Ali İhsan Başoğlu ile beni tanıştıran odur. Ali İhsan’ın babasıyla babam 45 yıl önce bile arkadaşmışlar. Ben yıllardır Bafra dışında olduğumdan Ali İhsan ile tanışmamızda geç oldu.
Evet sevgili okurlarım bu değerli sitede benim sizlerle buluşmama vesile olan da o mavi gözlü çocuktur… Kim mi o çocuk? Ahmet Faruk Keçeli. Ben şu an işim gereği Kuzey Afrika’da Cezayir’deyim. Bundan 20 gün önce telefonla Cezayir’den Ali İhsan’ı aradım . İnternet sitesi kurumu ile ilgili bir fikir danışacaktım. Bana ‘’Faruk ben de seni aramıştım, ulaşamadım. Ahmet Engiz’de savcıya hakaret etmiş, bunalıma girmiş hastane’ye kaldırıldı’’ deyince içim cızzz etti. ‘’Kim bilir yine neye kızdı’’ dedim. Biliyorum çünkü haksızlığa hiç dayanamazdı. Birkaç gün sonra Ali’yi tekrar aradım. Bu sefer de demez mi ’’Abi Ahmet adam vurdu’’ Beynimden vurulmuşa döndüm. O an telefonda ne konuştuğumu bile hatırlamıyorum.Hemen telefonu kapatıp, internet haberlerine baktım. Gencecik masum bir çocuğun Ahmet’in tabancasından çıkan kurşunlara hedef olduğunu okuyunca yıkıldım. Sanki vuran bendim, vurulan bendim. Masum gencecik çocuğa mı üzüleyim, Ahmet’in durumuna mı üzüleyim, iki arada bir derede kaldım. Hala bile ne diyeceğimi bilemiyorum, bu yazıyı aile etrafından okuyorlar varsa eğer, merhum kardeşimize Allah’tan rahmet acılı ailesine de başsağlığı diliyorum. Cenabı Allah’ın takdiri buymuş demek. Kadere inanan müminler olarak ‘’Yaradan Rabbim o merhum kardeşimize de bu kadar ömür biçmiş’’ demekten, ruhuna Fatiha okumaktan başka yapacağımız bir şey yok.
Ahmet için ise yazacak bir şey bulamıyorum, ’’Bizim Ahmet böyle şey yapmaz ‘’ demek istiyorum ama o lanet hastalık çocuğun yakasını zaman zaman bıraksa da, sonuçta bir türlü bırakmadı ve ‘’Bizim Ahmet’e‘’ maalesef böyle bir kötülük yaptırdı.
Ah be Ahmet’im, bu hastalık sana zaten hiç yakışmamıştı ve yakışmayan bir vukuatı da sana yaptırttı. Dostum ben yine her zamaki gibi senin yanındayım ve Bodrum’daki kapım yine sana her zaman açık. Allah şifa versin, inşallah düzelirsin aramıza yine dönersin. Sağlığı yerinde olan Ahmet de dahil olmak üzere, kimse böyle bir şey olsun istemezdi ama oldu işte. Merhum kardeşimizi de rahmetle andığımız bu yazımızda onunda ruhu şad olsunn, mekanı cennet olsun, kabri pür-nur olsun. Ateş düştüğü yeri yakar misali, Allah acılı ana babasına da tekrar sabırlar ihsan eylesin… Amin.
SAYGILARIMLA AHMET FARUK URFALI
Üye olarak yorum yapın
Yorumlarınız öne çıksın, bildirim alın