Sevgili Bafralılar,
Öyle verimli, öyle bereketli bir ovada yaşıyoruz ki… Buna rağmen Bafra, hem tarımda hem de turizmde bir türlü kabuğunu kıramıyor, sahip olduğu potansiyeli tam anlamıyla ortaya koyamıyor maalesef.
Bafra için gayret gösteren, ilçemizin çehresini değiştirmek için elini taşın altına koyan büyüklerimizin hak ettiği ilgi ve vefayı görememesi ise ayrı bir kırgınlık konusu. Bu durum, yapılacak güzel işlerin önüne set çekiyor, şevk kırıyor. Oysa hep konuştuğumuz, hep dile getirdiğimiz bir gerçek var: Bafra nasıl gelişir, neler yapılmalı?
Aslında cevabı biliyoruz.
Turizm açısından çok büyük değerlere sahibiz. Doğamız var, tarihimiz var, kültürümüz var… Üstelik bu değerleri gün yüzüne çıkarmak için çeşitli projeler de üretiliyor. Buradan bir çağrıda bulunmak istiyorum: Yetkili kurumlarımızın başındaki mülki amirlerimizin bu projelere sahip çıkmaları, şartları zorlayarak destek vermeleri gerekiyor.
Çünkü Bafra’nın kaderini değiştirmek hepimizin boynunun borcu.
Öyle değerlerimiz var ki… Kimini hiç bilmiyoruz, kimini ise çok geç öğreniyoruz. Özellikle köylerimizde saklı kalan tarihî miras yeniden canlandırılabilse, inanın Bafra’ya akın akın turist gelir.
Hayata geçirilmeye çalışılan yeni “7 Günde Bafra” projesi, bunun küçük ama anlamlı bir örneği. Bafra’ya gelen bir turistin, eline alacağı bir rehberle ilçemizi adım adım tanıması hedefleniyor. Bu sadece bir başlangıç.
Ben de bu düşünceden yola çıkarak araştırmaya köylerimizden başladım. Evet, artık hepsi mahalle statüsünde… Ama biz hâlâ “köy” diyoruz, demeye de devam edeceğiz. Çünkü her birinin ayrı bir hikâyesi, ayrı bir ruhu var. Bafralı olmamıza rağmen her köşeyi görüp tanıma şansımız olmuyor. Ben de bulabildiğim bilgilerle köylerimizin bilinmeyen yönlerini sizlerle paylaşmaya çalışacağım.
Özellikle köy isimlerinin nereden geldiğini… Bugün unutulmaya yüz tutmuş o anlamları yeniden hatırlatmak istiyorum.
Bu arada komşu ilçe Terme’yi de anmadan geçemeyeceğim. Yeni belediye başkanını tebrik etmek gerek. Göreve gelir gelmez ilçenin çehresini değiştirmeye başladı. “Amazon kadınları bize aittir.” diyerek bunu markalaştırdı, yılkı atlarına sahip çıktı. Daha pek çok projeyle dikkat çekiyor. Açık konuşalım; onlar değerlerine sahip çıkarken biz bazen elimizdekini kaptırıyoruz…
Gelelim ilk durağımıza:
Koşu Köyü
Koşu Köyü… Adı bile merak uyandırıyor, değil mi? Nereden geliyor bu isim?
Samsun’a 67 kilometre, Bafra’ya ise 17 kilometre uzaklıkta bulunan bu köy, Kızılırmak’ın Karadeniz’e döküldüğü noktada. Kumtepe Mahallesi’nin hemen yanından geçen Kızılırmak, Orta Anadolu’dan taşıdığı alüvyonlarla buraya büyük bir bereket bırakmış.
Düzlüğüyle tam anlamıyla “ova” tanımının karşılığı olan bu topraklar, uygun iklim şartlarıyla birleşince tarımda Türkiye ortalamasının üzerinde bir gelir sağlıyor. Üstelik uzun ve tertemiz sahili, birçok ünlü plajla yarışacak güzellikte.
Peki, “Koşu” ismi nereden geliyor?
Cevap oldukça etkileyici…
Bir zamanlar burada at yarışları yapılırmış. “Yazı” denilen yaklaşık bin dönümlük geniş bir arazide, 1960’lı yıllara kadar süren bir “koşu” geleneği varmış. Üstelik bu yarışlar sıradan değil; Osmanlı dönemine kadar uzanan köklü bir geçmişe sahip.
Tarihî kayıtlara göre, Sultan Abdülaziz döneminde 1856 yılında İzmir’de yapılan modern anlamdaki ilk at yarışlarıyla birlikte, Samsun’un da aralarında bulunduğu bazı illerde yarışlar düzenlenmiş. İşte o dönemde Samsun’daki yarış sahası da bugünkü Koşu Köyü olarak biliniyor.
Yarış günlerinde panayırlar kurulur, ülkenin dört bir yanından getirilen atlar hipodromlardaki gibi yarıştırılır, kazananlara ödüller verilirmiş. Ne yazık ki bu gelenek, hipodromların yaygınlaşmasıyla birlikte 1960’lardan sonra sona ermiş.
Yarışlarda Arap ve İngiliz atları, yarışların vazgeçilmez safkanlarıymış. Bölgemize özgü diğer atlar da yılkı atlarıymış ve hâlâ Kızılırmak Deltası’nda özgürce yaşamaktadırlar.
Köy yarışlarının tarihine bakıldığında çevre köylerden ve Samsun civarından getirilen yerli, Çerkes ve diğer karma soylardan gelen güçlü binek atlarının da bu yarışlarda boy gösterdiği bilinmektedir.
1945 yılındaki yarışlarda birinci gelen Kadir Ağa’nın atı gibi örnekler, yerel hafızanın örneklerindendir.
Koşu Köyü, 6 Haziran 1956 tarihinde daha önceden Hırsamengenler köyüne bağlı olan Kürtler, Talistan, Mengenler ve İshaklı mahallelerinin birleşmesiyle bağımsız bir köy statüsü kazanmıştır. Dolayısıyla köyün ilk sakinleri, bu eski mahalleleri oluşturan ailelerdir.
Bafra ve çevresindeki Türk yerleşimlerinin kökeni büyük ölçüde Oğuz boylarına, özellikle Çepni, Alayuntlu ve Bayındır gibi boylara dayanmaktadır.
yüzyıldan itibaren Samsun geneline ve Bafra Ovası’na Kırım, Kafkasya, Balkanlar ve Batı Trakya’dan yoğun göçmen yerleşimi olmuştur. Bu durum, Koşu Köyü ve çevresinde farklı ağız ve kültür özelliklerinin bir arada görülmesini sağlamıştır.
DAHA GERİLERE GİDELİM
Gelelim köyün eski adına: Oruç Kovası… Evet, bu ismi ben de okurken öğrendim. Osmanlı dönemindeki tahrir defterlerinde kayıtlıymış. Bölge, 1214 yılında Selçuklu Sultanı II. İzzettin Keykavus tarafından Türk hâkimiyetine alınmış ve bu tarihten sonra bölgeye yerleşen Türkmen boyları, atçılık ve hayvancılık kültürünü buraya taşımıştır.
Antik döneme gidelim… Hani hep merak ederiz, Bafira ya da Bavra isminin Bafra’ya nasıl dönüştüğünü. Efsaneye göre Kızılırmak’ın denize döküldüğü bu bölgelere, Koşu ve çevresindeki koylara, ticaret evleri kurmuşlar ve bu evlere de Bafira ve Bavra demişler. Bafra ismi de buradan türemiş.
AHHH TRİMÜJGAN AH! Nice savaşlarda önderlik yap, gel sen Koşu Köyü’nde bat…
Trimüjgan gemisi, ilk adıyla Pembroke Castle, 1883 yılında İskoçya’nın Gloslaw şehrindeki ünlü Barrow Shipbuilding Co. Tersanesi’nde inşa edilmiş. Gemi başlangıçta İngiliz Castle Mail Packet Co. şirketi için yapılmış. O dönemde yolcu ve yük taşımacılığında kullanılan modern bir buharlı gemiymiş. Osmanlı Devleti, donanmanın nakliye ihtiyacını karşılamak için bu gemiyi 1906 yılında satın almış. Gemiyi satın alan Osmanlı yönetimi, ona Sultan II. Abdülhamid’in genç yaşta vefat eden annesi Trimüjgan Kadınefendi’nin ismini vermiş.
Gemi, Millî Mücadele döneminde Karadeniz üzerinden lojistik destek sağlarken trajik bir kaza yapmış. 31 Mart 1920’de Trabzon’dan İstanbul’a dönerken şiddetli bir fırtınaya yakalanmış ve rotasından saparak Koşu Köyü sahilinde karaya oturmuş. Gemiyi kurtarmak için yapılan tüm çabalar boşa gitmiş. Devasa gövdesiyle sığ suda mahsur kalmış, zamanla dalgaların etkisiyle parçalanmaya başlamış. Gemi, yaklaşık 100 yıl boyunca kıyıya çok yakın bir noktada, suyun üzerinde görünecek şekilde kalmış. 2017’de yapılan operasyonla kalan kalıntılar çıkarılmış. Fakat daha önce köylüler tarafından hurda olarak talan edilmiş. Hâlâ dipte parçaların olabileceği söylenir. Bafra, bu kadar kıymetli olan gömülü hazineyi turizm açısından değerlendirememiş. Köylüler güzel değerlendirmiş; çünkü içinde askerî mühimmat ve değerli evraklar olduğu söylenir.
Evet, Koşu Köyü bu tarihî efsaneye de ev sahipliği yapmış.
Sevgi ve sağlıkla kalın.
Üye olarak yorum yapın
Yorumlarınız öne çıksın, bildirim alın