Bu satırları size, 29 Ekim 2019 tarihinde Roma’dan
yazıyorum. Cumhuriyetimizin yıldönümünde, cumhuriyet kelimesiyle
anılan şehirlerden birinde, 29 Ekim’i yürekten tebrik ediyorum. Laik
bir cumhuriyetin ne olduğunu anlayan nesillerin devamını da, yüce Allah’tan
niyaz ediyorum.
Malumunuz, her hafta Bafra’yı ilgilendiren konularda köşe
hazırlıyorum. Bu hafta, hazır da Roma’da iken, Bafra üzerine fakat sadece
Bafra’nın olmadığı daha farklı bir yazı kaleme almak istedim.
Dünya medeniyet tarihinin beşiği olan bu şehirden Bafra’ya,
ülkemize ve halkımıza bakmanın zevkli olacağını düşünüyorum.
Elbette Roma gibi bir şehri Bafra veya başka bir Türk şehri
ile karşılaştırmayacağım, bu kendimi Romalı efsane avukat ve düşünür
Cicero ile karşılaştırmak gibi bir kapıya çıkar ki, ne kendime ne de şehirlerimize
bu haksızlığı yapamam. Ancak şehir ve insan her yerde benzer ihtiyaçlara
sahiptir; yollar, sokaklar, caddeler, meydanlar, yeme içme alanları, ticari
alanlar bunların tamamı küçük veya büyük bir şehrin veya insanın ihtiyacı olan
gereksinimleri işaret eder.
Kendi şehrimizi daha iyi iskan edebilmemiz için, böyle
efsane şehirleri incelememiz gerekir. Her şeyden önce şehir imarının nasıl
yapılacağını, bizler bu tip şehirlerden öğrenmeliyiz. Zira büyük bulvarlar ile
küçük caddelerin bir arada olduğu ve imkan bulunan her adanın ortasına
meydanların inşa edildiği, trafiğe kapatılan alanlar ile yürüyüş yollarının
artırıldığı Roma’da, bu rasyonel imar sayesinde tarih, insan yaşamını hem etkisi
altına almış hem de onu sınırlandırmayı başaramamış.
Yılda 10 milyona yakın turistin geldiği bu şehirde trafik
diye bir sorun yok, üstelik burası İtalya’nın başkenti. Şehrin içinde gözünüze
aykırı gelen tek bir yapı dahi yok, iki bin yıl önce yapılan bina ile iki yıl
önce yapılan bina aynı mimariye sahip, binaların renkleri, motifleri tamamen
aynı çizgide, hatta turistler tarihi binalarla yeni yapılan binaların farkını
ayırt dahi edemiyorlar, ayrıca binalar gökyüzünü sizden almayı başaramıyor, bu
başarıya Şapka çıkartılır…
Mimarinin yanı sıra, İtalyanlar görebileceğiniz en ufak
otomobilleri kullanıyorlar, ne jip, ne büyük model araçlar... Bunların
hiçbirini neredeyse yollarda göremiyorsunuz. Motosiklet ve bisiklet ile de bu
alışkanlık pekiştirilmiş. Toplu taşım aktarma istasyonlarıyla halkın ihtiyacını
her manada çözmeye çalışıyor. Yine metro kazıları arkeolojik alanların dokusuna
temas etmeden tamamlanabiliyor.
Bu şehrin meydanları ise ayrı bir bahis konusu, neredeyse
yürüdüğünüz her cadde farklı bir meydana çıkıyor. Meydanlar heykellerle
süslenmiş, dükkânların dış cepheleri bulundukları alana uyumlu hale getirilmiş.
İnsan gözünü yoran veya zevkini gıdıklayan hiç bir yapıya İtalyanlar müsaade
etmemiş.
Şehrin ulaşabileceğiniz hiçbir merkezinde sanayi tipi alanlara
izin verilmemiş, ne koku, ne duman... Tarihi dokuyu ve turizmi baltalayacak tek
bir kuruluş dahi göremiyorsunuz.
İtalyanların ilginç bir özelliği ise ikinci el giysileri
sıklıkla tüketmeleri, batı dünyası tüketim çılgınlığına karşı son dönemde, “kullanılmış
eşya”ya daha fazla yöneldi. Bu akımın yaşayan noktalarından biri de Roma. Belki
Türkiye’de tek bir ev de dahi parayla alınmış ikinci el eşya bulunmazken,
Roma’da birçok insan kullanılmış eşyaları tercih ediyor.
Gerek şehrimizde bizlerin, gerekse ülkemizde halkımızın, şehre
ve insana bakışını değiştirmesi gerekiyor. Şehirlerimizi, yaşamımızı ve
geleceğimizi bu kadar hor kullanmamalıyız. “Gavur” diye hakir gördüklerimizi
Mehmet Akif zamanında şöyle değerlendirmiş;
“işleri dinimiz gibi, dinleri işimiz gibi”
Bizlerin eksiği aklımız olamaz, ancak arzularımız olabilir.
Tevazu dinine mensup olduğumuz halde bu aşılmaz hırslar niye?
Evimizde tek bir kullanılmış eşya yok ise, yaşadığımız
şehirler yeşile gırtlağına kadar hasret ise, hepimiz büyük araçlar
peşinde, toplu taşıma ve minimal tercihlerden uzak isek, burada sorun kimde
dinde mi, bizde mi? Ya da doğru olan hayat, onlarınki mi, bizlerinki mi?
Av Afşin Hatipoğlu
30 Ekim 2019
Üye olarak yorum yapın
Yorumlarınız öne çıksın, bildirim alın